HUKUK VE DİĞER SOSYAL DÜZEN KURALLARI
İnsan, toplum denilen bir sosyal çevre içerisinde doğar, yaşar ve ölür. İnsanlar tek tek gelip geçici oldukları halde toplumlar süreklilik arzederler. Bu sebeple insanın toplum dışında yaşadığı görülmemiştir. Dünyada tek başına yaşadığı varsayılan Robinson Cruose, roman yazarının zihninde canlandırdığı bir varsayımdan ibarettir. Kaldı ki romanda bile Robinson günün birinde Cuma isminde bir zenci ile karşılaşmıştır. İnsanın tek başına yaşayabilmesi için ya ilahi birtakım sıfatlara sahip olması gerekir veya insandan başka bir varlık olması gerekir.
Toplum içerisinde yaşamak zorunda olan insanların, diğer insanlar ile bazı ilişkilere girdiği görülür. Her insan bir aileye mensup olması sebebiyle ilk önce ailenin diğer bireyleri ile, mesela anası, babası, kardeşleri ve diğer akrabaları ile bağlılık içerisindedir ve bunlar ile ilişki kurmaktadır. Sonra eğitim vesilesiyle öğretmenlerinden ders alarak ve okul arkadaşları ile önce oyun arkadaşlığı ile başlayıp daha sonra farklı açılarda gelişen bir ilişki kurarak yeni bir çevre ile tanışmış olur. Daha sonra meslek hayatındaki girişimleri veya kültürel, ekonomik davranışlarıyla; dini inançları veya sosyal eğlenceleri sebebiyle başka insanlar ile geçici veya sürekli ilişkiler kurar. Bir insanın yukarıda kısaca ifade ettiğimiz bütün bu davranışlarında diğer insanlar ile kurduğu bağlılık ve ilişkilerine sosyal ilişki (içtimai münasebet) adı verilir.
İnsanın bu toplu yaşayışının faydaları olduğu gibi mahzurları da vardır. İnsanlar yaratılışlarında sahip oldukları maddi ve manevi vasıfları sebebiyle birbirlerine denk olmadıkları için toplum halinde yaşayan insanlar arasında zamanla çeşitli alanlarda birtakım farklılıklar doğar. Toplumdaki güçlü insanların zamanla çeşitli alanlarda birtakım farklılıklar doğar. Toplumdaki güçlü insanların kendi heva ve hevesleri doğrultusunda hareket etmeleri toplumda bir kaos ortamı meydana getirir ve bu durum toplumun bütün fertlerini olumsuz yönde etkiler. İşte bu sebeple, insanlar ilk zamanlardan itibaren toplum içinde bazı kurallara riayet etmenin, toplum halinde yaşamanın bir gereği olduğunu benimsemişler ve bunun sonucunda da birtakım kurallar oluşturmuşlar veya Allah Teala’nın göndermiş olduğu Peygamberleri vasıtası ile beyan ettiği ilahi vahye uymuşlardır. Belirtmemiz gerekir ki bu kuralların ortak gayesi, toplum içerisindeki bireylerin birbirlerine, cemiyete ve Allah’a karşı hareket tarzlarını ve ilişkilerini düzenlemek ve böylece ‘toplum düzenini’ sağlamaktır.
Bu kurallar; din, hukuk, ahlak ve görgü kuralları olarak ifade ettiğimiz örf ve adetlerdir. Şimdi biz burada bunların mahiyetlerini ve birbirleri ile ilişkilerini kısaca ele alacağız.
1- Din Kuralları
Toplum hayatını düzenleyen kuralların çoğunun temelinde din kuralları yer almaktadır. Hatta modern dönemlerde ortaya çıkan seküler hayat tasavvuru oluşuncaya kadar din ve ahlak kuralları ile hukuk kurallarının iç içe olduğu ve din adamları ile hukukçuların aynı kişiler olduğu görülmektedir. Bunun temel sebebi ise din kurallarının sadece insan ile Allh-u Teala arasındaki ilişkileri tanzim etmekle kalmayıp, insanlar arasındaki dünyevi ilişkileri de düzenlemeye çalışmasıdır. Konumuz olan İslam Hukuku dini menşee sahip olup yeri geldikçe yapısı incelenecektir. Dolayısıyla bu bölümde bu kadar bilgi ile iktifa edip detayları daha sonra gelecek yazılara bırakıyoruz.
2- Ahlak Kuralları
Genel bir tanımlama ile ahlak; bir toplumda iyilik ve kötülük hakknda oluşan değer yargılarına göre, yapılması ve yapılmaması gereken davranışlara ilişkin kurallar bütünüdür. İnsanlar ilk dönemlerden itibaren toplum içerisinde kendilerini maddi ve manevi bir takım görevlerle mükellef saymışlardır. Bu yönüyle ahlak kuralları insanın kendi kendisine ve diğer insanlara karşı manevi ödevlerini ifade etmektedir. İnsanın kendi kendisine karşı olan ödevlerini ifade eden kaideler subjektif, başka insanlara karşı olan sorumluluklarını ifade eden kaideler ise objektif ahlak kaideleri olarak ifada edilmektedir.
Ahlak kuralları da din ve hukuk kuralları gibi insan davranışlarını düzenleyici bir mahiyete sahiptirler. Dini kaidelerin bir çoğu ahlaki esaslar ile uyum gösterir. Hukuk kurallarının benimsediği ve müeyyide altına aldığı birçok esaslar da yine ahlaki esaslardır. Özellikle ceza hukukunun yasakladığı ve ceza tehdidi altına aldığı fiillerin çoğu aynı zamanda ahlaka aykırı fiillerdir. Başkasının malına zarar vermek, çalmak, iftira atmak vb. davranışlar hem hukuk tarafından cezalandırılmış hem de toplumun maşeri vicdanında ayıp kabul edilmiştir.
Toplumun genel ahlak anlayışına uygun olmayan kanunlar devamlı olamazlar. Çünkü, hukukun bir ifadesi olan kanunun maddesel yaptırımı devlet zoru ise, manevi yaptırımı da toplumsal vicdan ve genel ahlaktır. Birçok hukuk sistemi ahlakın hukuk üzerindeki etkisini kabul etmektedir. Bu yönüyle İslam Hukuk’u ahlaki değerleri kabul eden ve genel ahlak ilkeleri en yoğun şekilde uygulamaya geçiren hukuk sistemlerinin başında yeralmaktadır; mesela ahlaka uygun olmayan hukuki işlemleri geçersiz kabul etmiştir.
Hukuk ile ahlak birçok açıdan iç içe girmiş olmakla beraber bazı noktalarda birbirinden ayrılmaktadırlar. Şimdi bunları kısaca başlıkları halinde ele alacağız
a. Vicdani vazifeler bakımından
Ahlak genel olarak insanın kendi nefsine ve kişiliğine karşı sorumlulukları ile de meşgul olduğu halde, hukuk umumiyetle bunlarla meşgul olmaz. İslam Hukukunda bunu kesin sınırlarla birbirinden ayrıldığını söylemek pek mümkün olmamakla beraber kaide ve hükümler diyaneten ve kazaen diye birbirinden ayrılmaktadır. Diyaneten diye ifade edilen hükümler daha çok din ve ahlak ile ilgili hükümleri kapsamakta; kazaen diye ifade edilen hükümler ise hukuki hükümleri kapsamaktadır. Doğru deliller hakimi doğru hükme götürdüğü zaman din, ahlak ve hukuk birleşir. Doğru olmayan deliller hakimi hakka uygun olmayan bir hükme varmasına sebep olduğunda din ve ahlak ile hukuk birbirinden ayrılmış olur. Resulullah (sa) da iki kişi arasında vermiş olduğu bir hüküm sonunda buna değinerek tarafların serdettikleri delillere bağlı olarak hüküm verdiğini ve kimin hakkı başkasına geçerse bunu kardeşine geri vermesini söylemektedir.
b. Şekil bakımından
Günümüzde hukuk kuralları bir şekle bağlanmış ve kanun haline getirilmiş kaidelerdir. Halbuki ahlak kuralları daha çok toplum vicdanında yaşamaktadırlar
c. Müeyyide bakımından
Ahlak kuralları ile hukuk kuralları arasındaki en önemli fark ise müeyyide farkıdır. Hukuk kurallarına uymak toplumun geniş kesimlerinin yararına olması ve toplumsal düzeni sağlaması bakımından önem arzetmesi sebepliyle devlet kuvveti ile desteklenmiştir. Bu da yerine göre devlet erkinin cebir ve zor kullanması anlamına gelmektedir. Buna mukabil ahlak kurallarına uymayan kimseyi buna zorlayacak bir devlet müeyyidesi yoktur. Ancak hemen belirtmek gerekir ki hırsızlık yapmanın kötü olması, borcunu ödememenin ayıp kabul edilmesi gibi bazı ahlaki kaideler devlet desteğine ve cezaya dayanınca bunlar birer hukuk kaidesine dönüşürler. Ayrıca ahlaki vazife ve kaidelerin ihlalinin de hukuki cinsten olmayan müeyyideleri vardır. Mesela toplumun genel ahlakına aykırı davrananları toplum tepki göstererek ayıplar ve onlarla ilişkiyi keser. Bu tarz yaptırımlar da ahlaki kaidelerin toplum içerisindeki hayatiyetini sağlarlar.
3-Hukuk kuralları
Hukuk kuralları, toplum hayatını düzenleyen ve devlet müeyyidesi ile kuvvetlendirilmiş bulunan kaideler bütünüdür. Hukuk kuralları da diğer sosyal düzen kuralları gibi toplumun ve toplum halinde yaşayan insanların ilişkilerini düzenleyerek toplum yaşamını koruyarak gaye edinmişlerdir. Bu niteliğinden dolayı hukuk kurallarının din, ahlak ve görgü kurallarından bir farkı yoktur. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bütün sosyal düzen kurallarının bir yaptırımı bulunmakta ve bu kuralların yerine getirilmemesi bir tepkiye yol açmaktadır. İşte hukuk kurallarını diğer sosyal düzen kurallarından ayıran en önemli nokta bu yaptırım kavramında toplanmaktadır. Hukuk kuralları toplumun, yani devletin maddesel gücü ile desteklenmiş, güvence altına alınmış oldukları halde, diğer davranış kuralları sadece manevi bir yaptırımla donatılmışlardır; yani devletin maddesel desteğine bağlanmamışlardır.
Hukuk kurallarının din ile münasebeti
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi toplum hayatını düzenleyen ilk kaideler din kaideleridir. Semavi dinlerin mukaddes kitaplarında toplum hayatını düzenleyen kuralların büyük bir yekün tuttuğu görülmektedir. Bu kaidelerin amacı bir taraftan insan ile Cenab-ı Allah arasındaki ilişkiyi düzenlemek, öbür taraftan da insanların kendi aralarındaki münasebetlerini tanzim etmektir. Kutsal kitaplarda din, ahlak ve hukuk kuralları birbirinden ayrılmamış olarak mevcuttur. Dolayısıyla dini hukuk sistemlerinde hukuk da dinin bir parçasıdır ve din ile aynı hususiyeti taşımaktadır.
|